| |
Elektronik mektubun yaygın olmadığı yakın geçmişimizde
insanlar mektuplarını şimdiki gibi silip atmazlar, çoğunu
saklamayı tercih ederlerdi. Ailesinin öğütlerini, sevdiğinin
duygularını veya rakiplerinin tehditlerini taşıyan bu
satırları tekrar tekrar okurlar ve karışmış olan
düşüncelerini berraklaştırmaya çalışırlardı. Bazen de
rasgele bir mektubu açıp okumaktan keyif alırlardı. Bu
geleneğin bir uzantısı olarak Türkiye'ye gönderilen
mektuplardan birisi seçilerek geçmişi hatırlamak adına
tekrar okunmuştur.
Kıbrıs'ta şiddetin arttığı 1964 yılında, Türkiye'nin adaya
müdahale edeceğini öğrenen ABD Başkanı Johnson, önlem almak
maksadıyla İnönü'ye bir mektup göndermiştir. Türk halkından
bir buçuk yıl kadar saklanan bu mektup, Türk dış
politikasının en önemli kırılma noktalarından birisidir.
Mektubu sadece alan veya yazdıran cephesinden değil yazan
açısından da irdelemek uluslararası ilişkileri algılamamıza
katkı sağlayacaktır. Bu mektubun kaleme alındığı dönemin
dinamikleri kısaca aşağıya çıkarılmıştır.
1.Johnson Mektubunun Yazılmasına Zemin Hazırlayan
Tarihsel Boyut
Johnson mektubunun yazılmasına neden olan gelişmelerin
temelinde, Kıbrıs'ta Enosis'i gerçekleştirmek ve adayı
Yunanistan'a bağlamak isteyen Makarios'un, 1963 Akritas
Planı (Türkleri İmha Planı) çerçevesinde EOKA vasıtasıyla
uyguladığı yoğun etnik temizlik politikası yatmaktadır.
Kıbrıs Rumları, dönemin akımı olan kendi kaderini tayin
hakkını elde ederek sömürge konumundan kurtulmak ve
sonrasında Yunanistan'a bağlanmak için 1950'li yıllarda
İngilizleri hedef alan terör faaliyetlerine başlamışlardır.
Şiddetin boyutunu her geçen yıl tırmandırmışlar ve zaman
içerisinde Enosis için engel olarak gördükleri Kıbrıslı
Türklere yönelmişlerdir.
Kıbrıs'ta barışı sağlamak için 1960 yılında kurulan Kıbrıs
Cumhuriyeti, zorlama ile ortaya çıkmış, anayasası ile ilgili
tereddütler de dâhil olmak üzere birçok soru işaretinin
çözümü zamana bırakılmıştır. Cumhuriyet başlangıçta adada
görece bir rahatlama sağlamışsa da bu dönem uzun
sürmemiştir.
O dönemde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti, soruna dâhil olan
tarafların hiç birinin çıkarı ile uyumlu bir yapı değildir.
Türk tarafı adada taksimi isterken, Rum tarafı Enosis ile
Yunanistan'a bağlanmak arzusundaydı. Bu noktada Makarios'un
son dönemlerdeki tutumu, bağlantısızlarla ilişkileri,
Sovyetler Birliği'nin sıcak yaklaşımı ve Yunanistan'a karşı
olumsuz tavırları dikkate alındığında, aslında yavaş yavaş
kendi başına bir güç olma yönünde sinyaller de vermeye
başlamıştır.
Bu dönemde İngiltere'nin hegemon güç olma süreci sona ermiş,
Süveyş bunalımı sonrası Akdeniz ve Orta Doğu liderliği
ABD'ye geçmiştir. İngiltere, ekonomisinin can damarı olan
Orta Doğu petrol nakil hattının emniyetini sağlamak ve
üslerini muhafaza etmek koşuluyla Kıbrıs sorunundan bir an
önce kurtulmak için ABD, NATO veya BM seçeneklerini devreye
sokmaya gayret etmiştir.
Dönem içerisinde ABD'nin Kıbrıs'a yönelik üst düzey ve saydam
bir politikası yoktur. Ancak Kıbrıs sorununu sürekli olarak
yakından takip etmiş, görünürde Türkiye ile Yunanistan
arasında tarafsız kalmayı tercih etmiş, politika enstrümanı
olarak İngiltere, NATO veya son çare olarak BM Genel
Sekreterlerini kullanmıştır. Sorunun BM zeminine taşınarak
Rusya'nın müdahil olmasını ve Makarios'un elinin
güçlenmesini hiç istememiştir.
ABD politika yapıcıları, Yunan ve Rum oylarının kaygısı ve
lobilerin etkisi ile adada Rumlara daha yakın bir politika
izlemek zorunda kalmışlardır. ABD kendi çıkarlarına aykırı
olmadığı sürece tarafların kabul edeceği herhangi bir çözümü
uygun olarak görmüştür. ABD'nin Kıbrıs'a yönelik temel
kaygısı, Türkiye ve Yunanistan'ın Kıbrıs yüzünden sıcak bir
çatışmaya girmesi ve bunun sonucunda NATO'nun güney doğu
kanadının çökmesidir. O dönemde Sovyetler Birliği, Orta Doğu
ve Mısır'da etkinliğini artırarak Makarios'la da iyi
ilişkiler geliştirmiştir. Bu gelişmeler ABD'nin canını
sıkan, komünizm korkusunu ön plana çıkaran ve bölgede
hâkimiyetin kaybedilmesi riskini taşıyan olaylardır.
ABD için adanın diğer bir önemi ise İngiliz Üsleri
vasıtasıyla; Rusya, Orta Doğu, Türkiye ve Kuzey Afrika
bölgelerini kapsayan elektronik ve muhabere istihbaratının
sürekliliğinin sağlanması, nükleer silahlanmanın arttığı
dönemlerde nükleer bir saldırı için adanın hava üslerinden
ve depolarından faydalanılabilmesidir. Bu imkânların
kullanımının devam etmesi için ABD aslında bağımsız bir
Kıbrıs'tan yana değildir. Makarios'un güçlenmesi ve bağımsız
bir Kıbrıs Cumhuriyeti ilan etmesi durumunda AKEL ve Rusya
baskısıyla İngiliz üslerini sorgulayacağı ve İngilizleri
adadan uzaklaştırmaya çalışacağı açıktır. ABD adanın sözde
bağımsızlıktan sonra zaman içerisinde kendi isteği ile
İngiltere'ye bağlanabileceğini değerlendirmiştir.[1]
ABD Kıbrıs politikasını kendi çıkarları doğrultusunda
sürekli güncellemiş, günümüze kadar Türkiye ve Yunanistan
arasında sıcak çatışma yaşanmasına engel olmuş, Rus
tehdidini başarıyla savmış, hiçbir çözüm önerisinde adadaki
İngiliz Üslerinin varlığını sorgulatmamış veya
tartışmamıştır. Bu üsler istihbarat üretiminde ECHELON veya
UKUSA sistemi içerisinde halen etkin olarak kullanılmaya
devam etmektedir.[2]
1960 Cumhuriyeti beklenildiği gibi kısa sürede çözülmüş ve
Rumlar 21 Aralık 1963'te Kıbrıslı Türklere karşı soykırıma
tekrar başlamışlardır. Türkiye'nin Anayasaya sadık kalınması
konusunda uyarılarını dikkate almayarak katliamların
boyutunu artırmışlar, bunun üzerine Türkiye garantör
sıfatıyla 1960 Anayasası kapsamında Kıbrıs'a müdahale
hazırlığı yapmaya başlamıştır. İnönü Hükümeti iç
dinamiklerin de etkisiyle Kıbrıs'a müdahale etme kararı
almış ve bu kararını uygulamadan bir gün önce ABD'ye
bildirmiştir. Bunun üzerine ABD Başkanı Lyndon B. Johnson 5
Haziran 1964 tarihinde Başbakan İnönü'ye adaya müdahale
etmemesi için bir mektup göndermiştir.
2.Johnson Mektubu
Ünlü mektup Dışişleri Bakan Yardımcıları Harland Cleaveland
ve Joseph Sisco tarafından kaleme alınmış, Dışişleri Bakanı
Dean Rusk Başkan'a imzalatmıştır. Başkan'ın mektubu
okumadığı, okusa bile nüansları göremeyeceği ifade
edilmektedir.[3] Mektubun özet içeriği:
lTürkiye müdahale etmek için antlaşmalardaki tüm koşulları
yerine getirmemiştir.
lTürkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi onu Sovyetler Birliği ile
karşı karşıya bırakabilir. Bu durumda ABD ve NATO Türkiye'yi
savunmayabilir.
Amerika'nın Türkiye'ye vermiş olduğu silahlar savunma
amaçlıdır. Kıbrıs'ta kullanılamaz.[3]
ABD Başkanı Johnson'un İnönü'ye gönderdiği ve şok etkisi
yaratan ünlü mektup Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini resmen
önlenmiştir. “Diplomatik Atom Bombası” olarak da
adlandırılabilecek şiddetteki bu mektup; içeriği,
yazılışında kullanılan kaba üslup, Türk-ABD ilişkileri
üzerinde etkileri, Türkiye'nin hayal kırıklığı ve Türk
toplumunda yükselen ABD karşıtlığı boyutlarında oldukça
geniş bir perspektiften incelenmiştir.
Mektup Türk toplumundan da bir buçuk yıl kadar saklanmış ve
açıklandığında düşünürler incelemelerini doğal olarak şokun
merkezine yoğunlaştırmışlardır. Yaratılan şok o kadar açık
ve görülebilir haldeydi ki, ortaya çıkan kırgınlık ve duygu
selinde sadece sonuçları incelemek bile birçok ortamda
yeterli görülmüştür. Oysa her şey göründüğü gibi olmayabilir
felsefesinden hareketle konu ele alındığında, neden ve nasıl
yazıldığının ötesine bakıldığında ana resmin arkasında
farklı bir resmin varlığı ortaya çıkmakta, ihtiyatlılığı ve
kurnazlığı ile tanınan İnönü'nün kıvrak zekâsı görünür hale
gelmektedir.
Bu mektupla ilgili görünürdeki resmin altına bakabilmek için,
öncelikle olayların gelişimine bilimsel şüphe ile
yaklaşılması, ardından da gözümüzün önünde duran bilgilerin
yeniden derlenerek farklı bir açıdan ele alınması
yeterlidir.
Bu mektup acaba ABD'lilerin kendi arzuları ile mi yazıldı?
Yoksa İnönü satranç oynar gibi kurnazca hamleler yaparak ABD
Dışişleri'ni oyuna mı getirdi? Bu sorulara her iki cepheden
bakarak yanıt bulunabilir.
3.ABD Cephesinden Johnson Mektubu
ABD açısından bu tür bir mektup yazarak NATO'nun güney doğu
kanadını koruyan Türkiye'yi kaybetmek akılcı bir yaklaşım
değildir. Sovyetler Birliği'nin bölgede artan etkinliği,
komünizmin yayılması korkusu nedeniyle ABD'nin Türkiye'yi
kaybetme lüksü gibi bir seçeneği bulunmamaktadır.Türkiye'nin
kaybı Ruslar için Doğu Akdeniz'de hâkimiyet kurma zemini
hazırlayacak, Orta Doğu petrolleri elden çıkacak ve Batı can
damarından yoksun kalacaktır.
ABD'nin Kıbrıs konusundaki temel politikası Türkiye ve
Yunanistan arasında tarafsız kalmak üzerine kurulmuştur. Bu
mektup, ABD'nin tarafsızlığının Türk toplumunda
sorgulanmasına neden olacak bir girişimdir ve ABD bunu
arzulamamaktadır.
Mektup diplomatik olarak oynanabilecek son kozdur.
Türkiye'nin tutumu nedeniyle ABD oldukça önemli bir kozunu
kullanmıştır. Gelecekteki benzer olaylarda bu kozunu
kullanma potansiyelini de tüketmiştir.
Türkiye'nin bu mektubu dikkate almaması durumunda ise işler
daha karmaşık hale gelecek, olayların kontrolden çıkması
durumunda ABD'nin siyasi veya askeri müdahalesine ihtiyaç
duyulabilecek, Türkiye için NATO ve ABD anlamını yitirecek,
Sovyetler Birliği'ne yönelecek ve Sovyetler NATO toprağı
olan Kıbrıs üzerinde müdahil olma şansını elde
edebilecektir.
ABD'nin Türk Yunan çatışmasını önlemek için bulduğu şok
mektup tedavisi kendisi açısından realist bir yaklaşımdır,
müdahaleyi önlemiştir, ABD diplomasisi açısından başarılıdır
ve Türkiye'nin nasıl olsa bir şekilde gönlü de alınabilir.
Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, aslında ABD'nin böyle bir
mektup yazma isteği de yoktu, çıkarları ile de hiç uyumlu
değildi. Dolayısıyla ABD'nin arzu etmeden kaleme aldığı bu
mektubun İnönü'nün yönlendirmesi sonucu ortaya çıktığı
rahatlıkla söylenebilir.
4.Türkiye Cephesinden Johnson Mektubu
ABD açısından getirisi bulunmayan bu mektup İnönü zekâsının
bir ürünüdür.
İnönü savaş istemeyen ve oldukça ihtiyatlı bir liderdir ve
ABD'ye güvenmemektedir. Mektup öncesi Time Dergisi'ne
“İttifak içinde sorumluluk sahibi Amerika'nın liderliğine
güvendim. Şimdi de cezasını ödüyorum” şeklinde beyanat
vermiştir. ABD'nin Kıbrıs yaklaşımını eleştirmek için 17
Nisan 1964'de verdiği bir demeçte “Yeni bir dünya kurulur,
Türkiye de onun içinde yerini alır” demiştir.[4]
Kurtuluş savaşının ünlü komutanı Kıbrıs konusunda savaştan
kaçınmış değildir. Ancak çıkarma harekâtını başarabilecek
askeri teçhizat ve malzeme yeterliliği konusunda tam olarak
emin olamamıştır. Asker kişiliği ve döneme ilişkin sahip
olduğu gizlilik dereceli bilgiler İnönü'yü Kıbrıs çıkarması
konusunda daha da ihtiyatlı düşünmeye zorlamıştır. Bazı
toplantılarda İnönü'nün “Türk askerinin Rum askeri önünde
mağlubiyete uğramasına asla müsaade etmem” dediği
söylenmektedir.[3]
Gemi ve teçhizat eksikliği nedeniyle Kıbrıs'a yapılacak olan
çıkarmanın daha kıyıya çıkma aşamasında başarısız olma
ihtimali, yeterli güç ve lojistik desteğin gönderilemeyecek
olması, Kıbrıs'a gizlice gelmiş olan 20,000[6] - 25,000[3]
kişilik Yunan kuvveti de dikkate alındığında en zor askeri
harekât olan çıkarmanın başarısız olma riski ciddi bir
biçimde ele alınmak zorundadır.
Başarısızlık senaryosunun gerçekleşmesi durumunda, Kıbrıslı
Türklerin Rumlar tarafından süratle etnik temizliğe tabi
tutulması, adanın Yunanistan'a ilhakı ve tamamen
kaybedilmesi riski, Türkiye'nin Kıbrıs konusunda devre dışı
kalması ve güney emniyetini kaybetmesi, Türkiye'nin iç
politikada yaşayabileceği karmaşa, ABD 6'ncı Filosuna Bağlı
Özel Kariyer Gücünün [4] araya girmesi durumunda ABD ile
gerilimin artması riski ve Türkiye'nin bölgesinde itibarını
yitirmesi gibi istenmeyen birçok sonuç ortaya
çıkabilecektir.
Rusya da Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkartma yapmasına tamamen
karşıydı ve Makarios'u destekleme ihtimali oldukça yüksekti.
Bu durumda SSCB ile karşı karşıya da kalınabilirdi.[4]
İnönü'nün İskenderun'daki 39’uncu Pentomik Tümeni'ne manevra
yaptırarak adaya çıkarma hazırlıkları yapıldığı izlenimi
yaratmıştır. Bu manevralar ABD ve İngiltere'yi çözüm aramaya
zorlayacak ve kamuoyunu yatıştıracak girişimlerdir. Oysa
gerçekten çıkarma harekâtı yapmaya karar veren askeri bir
otoritenin bu tür güç gösterileri yapması akılcı değildir.
ABD bu manevraları görmedi mi, dikkate mi almadı, çıkarma
yapabilecek gücümüzün olup olmadığı konusunda daha net bilgi
sahibi miydi? Yoksa bu hazırlıklara bilinçli olarak ses
çıkarmamak suretiyle Türkiye'ye yeşil ışık mı yakmıştı?
Kamuoyunu meşgul eden bu tartışmalar mektubun yazılışındaki
sürat ve üslup dikkate alındığında temelsiz kalmaktadır.
İnönü'nün kafasındaki değerlendirmeleri bilmek imkânsız gibi
görünse de verilen kararlardan geriye doğru gelindiğinde
kararların dayandırıldığı değerlendirmelerin bu çerçevede
olduğu açık olarak gözükmektedir. İnönü bu riskleri
üstlenmemiştir ve bu konuda haklılığı zaman içerisinde
gelişen olaylarda da ortaya çıkmıştır.
İnönü Dışişleri Bakanı Feridun Erkin'e “Çağır Amerikan
Büyükelçisini, adaya çıkacağımızı söyle” der. Erkin ise
hayretle “Aman Paşam nasıl haber veririz. Hemen yapmayın bu
haltı derler bize. Müdahale edip durdururlar” şeklinde yanıt
verince, İnönü “Sen söyle, söyle” diyerek tersler. İnönü'nün
çıkarma kararını ABD'ye iletmesi çok açık olarak ABD
müdahalesini davet etmektir. İnönü, çıkarma harekâtının
baskın tarzında yapılması gerektiğini bilen iyi bir asker
olduğuna göre, ancak çıkarma yapmamaya karar vermişse bunu
ABD'ye bildirebilirdi ve öyle de yaptı.
İnönü Kıbrıs konusunda çok sıkışmıştı. Adada şiddet kabul
edilemeyecek boyuta tırmanmış, Türkiye'de gösteriler artmış
ve halk derhal müdahale istemeye başlamıştı. Ancak, daha
yeni Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış olan Türk halkına
müdahalenin başarılı olamayacağını anlatmak mümkün değildi.
Böyle bir açıklama ile Rumların neler yapabileceğini de
düşünüldüğünde İnönü'nün çıkmazı daha kolay
anlaşılabilmektedir.
İnönü'nün bulduğu en uygun çözüm, ABD'yi kışkırtıp çıkarmaya
müdahale etmesini sağlamak, bu müdahaleyi iç politikada
kullanarak, biz yapacaktık ama ABD engel oldu temasını
işlemekti. İnönü'nün planı tuttu. ABD kendinden beklenen
şekilde müdahale etti, fakat bu müdahalenin düzeyi oldukça
ölçüsüz gerçekleşti.
5.Johnson Mektubu ve Türk Dış Politikasını Etkileyen
Temel Unsurlar
Türk dış politikasını şekillendiren alt ve üst yapı unsurları
incelendiğinde; kültür, tarih, coğrafya, konum, güvenlik
yapılanmaları, komşuları, boğazlar gibi birçok unsurun
etkili olduğu söylenebilir.[6] Johnson mektubu açısından
bakıldığında diğer unsurlar da önemli olmakla beraber,
kültürel faktör özgün yapısı nedeniyle ön plana çıkmaktadır.
Türk kültürünü özgün kılan neden; Asya, Orta Doğu, İslam ve Batı
kültürlerinin bir sentezi niteliğini taşımasındadır. Asya
boyutu, feodal ve göçebe toplum izlerini taşır. Kurumlardan
çok liderler ön plandadır. Baskı ve sıkıntı karşısında
sabırlı ve hatta pasif davranır. Çabuk sinirlenip durumla
orantısız sert tepki gösterir. Müzakere yerine masadan
çekilme ve küsme eğilimi mevcuttur. Orta Doğu boyutunda ise
belirsizlikler ön plandadır, her an her şey olabilir
felsefesi hâkimdir. Batı boyutunda ise demokratik ve laik
bir kimlik öne çıkmaktadır.[6] Sonuç olarak Türk insanı
Doğu, Batı, İslam ve Asya kültürlerine ait kimliklerin
farklı oranlarda etkisi altındadır.
 
Johnson mektubunun Türk toplumunu ciddi biçimde etkileyen ve
sarsan yönü kültürünün bir parçası olan dostluk
algılamasından kaynaklanmıştır. Bu noktada Asyalılık kimliği
devreye girmektedir. Türklerin Asya'dan gelen ve atalarından
kazandıkları kimlikte; mücadelecilik, zor iklim ve coğrafya
koşullarında yaşamını sürdürebilme, göçebelik, sürekli
hareketlilik, savaşçılık ve asker kişiliği ön plana
çıkmaktadır. Zor şartlar altında ve savaşta yaşamını devam
ettirebilmek için Türkler arkadaşlık ve dostluğa üst
seviyede önem vermişlerdir. Bu yapı halen devam etmektedir.
Türk toplumu dost canlısı, dürüst ve insancıl bir kimlik
kazanmıştır. Türk insanı dostuna inanır, güvenir ve dostu
için rahatlıkla ölümü bile göze alabilir. Bu yapı bireysel
batı merkezli düşüncesinin algılayamayacağı bir boyuttur.
Türk toplumunun bu özgün kültürel yapısı ve dış politikayı
takip etme alışkanlığı ayırt edici bir özellik taşımaktadır.
Bu yapının olumlu etkilerine bakıldığında, bireylerin dış
politika alanındaki ilgilerinin bilgi birikimini
oluşturduğu, toplumun olaylar karşısında hızla
bütünleşebildiği ve farklı düşünce yapısındaki vatandaşlar
da dâhil olmak üzere dış politika düzleminde ulusal bir
düşünce etrafında toplanabildiği söylenebilir. Halkın
ilgisinden kaynaklanan bu dinamik yapı iktidarların
kararlarını yönlendirmekte veya etkilemekte, sonuçta
demokrasi açısından oldukça güzel bir işleyiş ve kazanım
ortaya çıkmaktadır. Ancak Türk toplumunun dostluk anlayışı
özellikle dış politika üretimi aşamasında iktidar ve
bürokratlar açısından olumsuz özellikler de taşımaktadır.
Birçok önemli olayda iç politikadan bağımsız bir dış
politika takip etmek güçleşmektedir.
Sonuç olarak Johnson mektubu, Türk toplumunun dostluk
anlayışını politik arenada da sürdürmeye çalışmasının
yarattığı hayal kırıklığına neden olmuştur.
6.Uluslararası İlişkileri Algılama Sorunu
ABD ile kurulan uluslararası ilişkiler büyük oranda realist
teori temelinde şekillenmektedir. Realizm insanı kötü,
günahkâr, çıkarcı, saldırgan, ilişkilerinde gücü ön plana
alan olumsuz bir doğaya sahip olduğunu düşünür.
Devletler
de insanlara benzer ve davranışlarının kökeninde kuşku,
korku ve güvenlik kaygısı bulunmaktadır. Ahlak kuralları
devletlerin davranışlarında önem taşımaz hatta gücü elde
etmek ve çıkarlarını korumak için ahlaksızlık da önerilir.
[7] Analiz düzeyi olarak devlet esas alınır ve devletler
sadece çıkarları peşinde koşan, varlığını sürdürebilmek için
sürekli güçlenmeye çalışan, karşısındakiningüçlenmesinden
rahatsız olan yapıdadırlar. Neorealist teori de uluslararası
ortamı anarşik bir yapı olarak tanımlanmaktadır.
Bu noktada Türkiye'nin dış politikasını etkileyen dost
canlısı hümanist düşünce ile ABD'nin uyguladığı realist
düşünce bir birine tamamen zıt yapıdadır. Mektup olayı
öncesinde ABD'yi kendisine dost ve müttefik olarak gören
Türk toplumunun beklentisi iki arkadaşın dostluğu
eksenindedir. Oysa ABD için uluslararası ilişkilerin
temelinde dostluk değil ülkesinin çıkarları önemlidir. Türk
toplumu bu düşünce farklılığını mektup olayı öncesinde tam
olarak kavrayamamış ve bu nedenle hayal kırıklığı
yaşamıştır.
7.Sonuç
Kıbrıs'taki şiddetin 1964 yılında artması ve derhal müdahale
isteyen Türk halkının baskıları nedeniyle İnönü adaya
müdahale etme konusunda karar aşamasına gelmiştir. Ancak
Kıbrıs'a yapılacak olan bir çıkarma harekâtının teçhizat ve
malzeme eksikliği nedeniyle başarısız olma ihtimalinin
yüksek olduğunu değerlendirmiş, bu riski üstlenmek
istememiş, ihtiyatlı tutumunu korumuş, iç politika
dengelerini de dikkate alarak kurnaz bir yaklaşımla ABD'yi
yönlendirmiş ve Johnson mektubunun yazılmasını sağlamıştır.
Ancak ABD müdahalede ölçüyü kaçırarak Türk toplumunu
incitmiş, Türkiye'nin ABD'ye olan inancını ve güvenini
kaybetmesine neden olmuş, ilk kez toplumsal düzeyde ABD
karşıtlığı başlamış ve yayılmıştır. Mektubun etkileri
günümüze kadar yansımıştır. İnönü bu mektuba gereken cevabı
vermiştir.
Johnson mektubu Türk toplumuna uluslararası ilişkilerde
duygusallık ve dostluğun olmayacağını, bu düzlemdeki
ilişkilerde realizm teorisinin geçerli olduğunu, ülkelerin
çıkarları peşinde koşması gerektiğini, başka ülkelere
güvenildiğinde her zaman yarı yolda kalma ihtimalinin
bulunduğunu, tek bir dosta bağlı kalmanın ne kadar riskli
bir seçim olduğunu öğretmiştir.
Bu ünlü mektup Türk toplumunun ilişkilerinde yeni seçenekler
geliştirmesine ve kendi gücüne güvenmesine yol açmıştır.
Johnson bilmeyerek de olsa on yıl sonrasındaki 1974 Barış
Harekâtı'nın başarısının temelini de atmıştır.
Johnson mektubunun en olumlu yönü ise, Türk dış politikasında
çok yönlülüğe geçişin, dönüşümün, daha özerk ve onurlu bir
duruşun başlama noktası olmasıdır.
KAYNAKLAR
[1]http://dosfan.lib.uic.edu/ERC/frus/frus58-60x1/18cyprus5.html
[2]Çimen, Ali, Echelon İstihbarat Dünyasının Perde Arkası,
Timaş, 2004
[3]Şahin, Haluk, Johnson Mektubu, Gendaş, İstanbul, 2002
[4]Bostanoğlu, Burcu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası,
İmge, Ankara, 1999
[5]Uslu, Nasuh, Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, 21
Yüzyıl Yayınları, Ankara, 2000
[6]Oran, Baskın, Türk Dış Politikası, (8'inci Baskı),
İletişim Yayınları, İstanbul, 2003
[7]Arı, Tayyar, Uluslararası İlişkiler Teorileri, (3'üncü
Baskı), Alfa Basım Yayım, İstanbul, 2002
|
|