G  Ü  N  C  E  L

Aralık 2006 Sayı 70

JOHNSON MEKTUBU VE
DÖNÜŞEN TÜRK DIŞ POLİTİKASI
 

Yarbay Ercüment TUTAR

 

    Elektronik mektubun yaygın olmadığı yakın geçmişimizde insanlar mektuplarını şimdiki gibi silip atmazlar, çoğunu saklamayı tercih ederlerdi. Ailesinin öğütlerini, sevdiğinin duygularını veya rakiplerinin tehditlerini taşıyan bu satırları tekrar tekrar okurlar ve karışmış olan düşüncelerini berraklaştırmaya çalışırlardı. Bazen de rasgele bir mektubu açıp okumaktan keyif alırlardı. Bu geleneğin bir uzantısı olarak Türkiye'ye gönderilen mektuplardan birisi seçilerek geçmişi hatırlamak adına tekrar okunmuştur.
    Kıbrıs'ta şiddetin arttığı 1964 yılında, Türkiye'nin adaya müdahale edeceğini öğrenen ABD Başkanı Johnson, önlem almak maksadıyla İnönü'ye bir mektup göndermiştir. Türk halkından bir buçuk yıl kadar saklanan bu mektup, Türk dış politikasının en önemli kırılma noktalarından birisidir. Mektubu sadece alan veya yazdıran cephesinden değil yazan açısından da irdelemek uluslararası ilişkileri algılamamıza katkı sağlayacaktır. Bu mektubun kaleme alındığı dönemin dinamikleri kısaca aşağıya çıkarılmıştır.

1.Johnson Mektubunun Yazılmasına Zemin Hazırlayan Tarihsel Boyut
    Johnson mektubunun yazılmasına neden olan gelişmelerin temelinde, Kıbrıs'ta Enosis'i gerçekleştirmek ve adayı Yunanistan'a bağlamak isteyen Makarios'un, 1963 Akritas Planı (Türkleri İmha Planı) çerçevesinde EOKA vasıtasıyla uyguladığı yoğun etnik temizlik politikası yatmaktadır.
    Kıbrıs Rumları, dönemin akımı olan kendi kaderini tayin hakkını elde ederek sömürge konumundan kurtulmak ve sonrasında Yunanistan'a bağlanmak için 1950'li yıllarda İngilizleri hedef alan terör faaliyetlerine başlamışlardır. Şiddetin boyutunu her geçen yıl tırmandırmışlar ve zaman içerisinde Enosis için engel olarak gördükleri Kıbrıslı Türklere yönelmişlerdir.

    Kıbrıs'ta barışı sağlamak için 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, zorlama ile ortaya çıkmış, anayasası ile ilgili tereddütler de dâhil olmak üzere birçok soru işaretinin çözümü zamana bırakılmıştır. Cumhuriyet başlangıçta adada görece bir rahatlama sağlamışsa da bu dönem uzun sürmemiştir.
O dönemde bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti, soruna dâhil olan tarafların hiç birinin çıkarı ile uyumlu bir yapı değildir. Türk tarafı adada taksimi isterken, Rum tarafı Enosis ile Yunanistan'a bağlanmak arzusundaydı. Bu noktada Makarios'un son dönemlerdeki tutumu, bağlantısızlarla ilişkileri, Sovyetler Birliği'nin sıcak yaklaşımı ve Yunanistan'a karşı olumsuz tavırları dikkate alındığında, aslında yavaş yavaş kendi başına bir güç olma yönünde sinyaller de vermeye başlamıştır.
    Bu dönemde İngiltere'nin hegemon güç olma süreci sona ermiş, Süveyş bunalımı sonrası Akdeniz ve Orta Doğu liderliği ABD'ye geçmiştir. İngiltere, ekonomisinin can damarı olan Orta Doğu petrol nakil hattının emniyetini sağlamak ve üslerini muhafaza etmek koşuluyla Kıbrıs sorunundan bir an önce kurtulmak için ABD, NATO veya BM seçeneklerini devreye sokmaya gayret etmiştir.
    Dönem içerisinde ABD'nin Kıbrıs'a yönelik üst düzey ve saydam bir politikası yoktur. Ancak Kıbrıs sorununu sürekli olarak yakından takip etmiş, görünürde Türkiye ile Yunanistan arasında tarafsız kalmayı tercih etmiş, politika enstrümanı olarak İngiltere, NATO veya son çare olarak BM Genel Sekreterlerini kullanmıştır. Sorunun BM zeminine taşınarak Rusya'nın müdahil olmasını ve Makarios'un elinin güçlenmesini hiç istememiştir.
    ABD politika yapıcıları, Yunan ve Rum oylarının kaygısı ve lobilerin etkisi ile adada Rumlara daha yakın bir politika izlemek zorunda kalmışlardır. ABD kendi çıkarlarına aykırı olmadığı sürece tarafların kabul edeceği herhangi bir çözümü uygun olarak görmüştür. ABD'nin Kıbrıs'a yönelik temel kaygısı, Türkiye ve Yunanistan'ın Kıbrıs yüzünden sıcak bir çatışmaya girmesi ve bunun sonucunda NATO'nun güney doğu kanadının çökmesidir. O dönemde Sovyetler Birliği, Orta Doğu ve Mısır'da etkinliğini artırarak Makarios'la da iyi ilişkiler geliştirmiştir. Bu gelişmeler ABD'nin canını sıkan, komünizm korkusunu ön plana çıkaran ve bölgede hâkimiyetin kaybedilmesi riskini taşıyan olaylardır.

    ABD için adanın diğer bir önemi ise İngiliz Üsleri vasıtasıyla; Rusya, Orta Doğu, Türkiye ve Kuzey Afrika bölgelerini kapsayan elektronik ve muhabere istihbaratının sürekliliğinin sağlanması, nükleer silahlanmanın arttığı dönemlerde nükleer bir saldırı için adanın hava üslerinden ve depolarından faydalanılabilmesidir. Bu imkânların kullanımının devam etmesi için ABD aslında bağımsız bir Kıbrıs'tan yana değildir. Makarios'un güçlenmesi ve bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti ilan etmesi durumunda AKEL ve Rusya baskısıyla İngiliz üslerini sorgulayacağı ve İngilizleri adadan uzaklaştırmaya çalışacağı açıktır. ABD adanın sözde bağımsızlıktan sonra zaman içerisinde kendi isteği ile İngiltere'ye bağlanabileceğini değerlendirmiştir.[1]
ABD Kıbrıs politikasını kendi çıkarları doğrultusunda sürekli güncellemiş, günümüze kadar Türkiye ve Yunanistan arasında sıcak çatışma yaşanmasına engel olmuş, Rus tehdidini başarıyla savmış, hiçbir çözüm önerisinde adadaki İngiliz Üslerinin varlığını sorgulatmamış veya tartışmamıştır. Bu üsler istihbarat üretiminde ECHELON veya UKUSA sistemi içerisinde halen etkin olarak kullanılmaya devam etmektedir.[2]
    1960 Cumhuriyeti beklenildiği gibi kısa sürede çözülmüş ve Rumlar 21 Aralık 1963'te Kıbrıslı Türklere karşı soykırıma tekrar başlamışlardır. Türkiye'nin Anayasaya sadık kalınması konusunda uyarılarını dikkate almayarak katliamların boyutunu artırmışlar, bunun üzerine Türkiye garantör sıfatıyla 1960 Anayasası kapsamında Kıbrıs'a müdahale hazırlığı yapmaya başlamıştır. İnönü Hükümeti iç dinamiklerin de etkisiyle Kıbrıs'a müdahale etme kararı almış ve bu kararını uygulamadan bir gün önce ABD'ye bildirmiştir. Bunun üzerine ABD Başkanı Lyndon B. Johnson 5 Haziran 1964 tarihinde Başbakan İnönü'ye adaya müdahale etmemesi için bir mektup göndermiştir.

2.Johnson Mektubu
    Ünlü mektup Dışişleri Bakan Yardımcıları Harland Cleaveland ve Joseph Sisco tarafından kaleme alınmış, Dışişleri Bakanı Dean Rusk Başkan'a imzalatmıştır. Başkan'ın mektubu okumadığı, okusa bile nüansları göremeyeceği ifade edilmektedir.[3] Mektubun özet içeriği:
lTürkiye müdahale etmek için antlaşmalardaki tüm koşulları yerine getirmemiştir.        lTürkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi onu Sovyetler Birliği ile karşı karşıya bırakabilir. Bu durumda ABD ve NATO Türkiye'yi savunmayabilir.
    Amerika'nın Türkiye'ye vermiş olduğu silahlar savunma amaçlıdır. Kıbrıs'ta kullanılamaz.[3]
ABD Başkanı Johnson'un İnönü'ye gönderdiği ve şok etkisi yaratan ünlü mektup Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini resmen önlenmiştir. “Diplomatik Atom Bombası” olarak da adlandırılabilecek şiddetteki bu mektup; içeriği, yazılışında kullanılan kaba üslup, Türk-ABD ilişkileri üzerinde etkileri, Türkiye'nin hayal kırıklığı ve Türk toplumunda yükselen ABD karşıtlığı boyutlarında oldukça geniş bir perspektiften incelenmiştir.
    Mektup Türk toplumundan da bir buçuk yıl kadar saklanmış ve açıklandığında düşünürler incelemelerini doğal olarak şokun merkezine yoğunlaştırmışlardır. Yaratılan şok o kadar açık ve görülebilir haldeydi ki, ortaya çıkan kırgınlık ve duygu selinde sadece sonuçları incelemek bile birçok ortamda yeterli görülmüştür. Oysa her şey göründüğü gibi olmayabilir felsefesinden hareketle konu ele alındığında, neden ve nasıl yazıldığının ötesine bakıldığında ana resmin arkasında farklı bir resmin varlığı ortaya çıkmakta, ihtiyatlılığı ve kurnazlığı ile tanınan İnönü'nün kıvrak zekâsı görünür hale gelmektedir.
    Bu mektupla ilgili görünürdeki resmin altına bakabilmek için, öncelikle olayların gelişimine bilimsel şüphe ile yaklaşılması, ardından da gözümüzün önünde duran bilgilerin yeniden derlenerek farklı bir açıdan ele alınması yeterlidir.
    Bu mektup acaba ABD'lilerin kendi arzuları ile mi yazıldı? Yoksa İnönü satranç oynar gibi kurnazca hamleler yaparak ABD Dışişleri'ni oyuna mı getirdi? Bu sorulara her iki cepheden bakarak yanıt bulunabilir.

3.ABD Cephesinden Johnson Mektubu
    ABD açısından bu tür bir mektup yazarak NATO'nun güney doğu kanadını koruyan Türkiye'yi kaybetmek akılcı bir yaklaşım değildir. Sovyetler Birliği'nin bölgede artan etkinliği, komünizmin yayılması korkusu nedeniyle ABD'nin Türkiye'yi kaybetme lüksü gibi bir seçeneği bulunmamaktadır.Türkiye'nin kaybı Ruslar için Doğu Akdeniz'de hâkimiyet kurma zemini hazırlayacak, Orta Doğu petrolleri elden çıkacak ve Batı can damarından yoksun kalacaktır.
    ABD'nin Kıbrıs konusundaki temel politikası Türkiye ve Yunanistan arasında tarafsız kalmak üzerine kurulmuştur. Bu mektup, ABD'nin tarafsızlığının Türk toplumunda sorgulanmasına neden olacak bir girişimdir ve ABD bunu arzulamamaktadır.
    Mektup diplomatik olarak oynanabilecek son kozdur. Türkiye'nin tutumu nedeniyle ABD oldukça önemli bir kozunu kullanmıştır. Gelecekteki benzer olaylarda bu kozunu kullanma potansiyelini de tüketmiştir.
Türkiye'nin bu mektubu dikkate almaması durumunda ise işler daha karmaşık hale gelecek, olayların kontrolden çıkması durumunda ABD'nin siyasi veya askeri müdahalesine ihtiyaç duyulabilecek, Türkiye için NATO ve ABD anlamını yitirecek, Sovyetler Birliği'ne yönelecek ve Sovyetler NATO toprağı olan Kıbrıs üzerinde müdahil olma şansını elde edebilecektir.
    ABD'nin Türk Yunan çatışmasını önlemek için bulduğu şok mektup tedavisi kendisi açısından realist bir yaklaşımdır, müdahaleyi önlemiştir, ABD diplomasisi açısından başarılıdır ve Türkiye'nin nasıl olsa bir şekilde gönlü de alınabilir.
    Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi, aslında ABD'nin böyle bir mektup yazma isteği de yoktu, çıkarları ile de hiç uyumlu değildi. Dolayısıyla ABD'nin arzu etmeden kaleme aldığı bu mektubun İnönü'nün yönlendirmesi sonucu ortaya çıktığı rahatlıkla söylenebilir.

4.Türkiye Cephesinden Johnson Mektubu
    ABD açısından getirisi bulunmayan bu mektup İnönü zekâsının bir ürünüdür.
İnönü savaş istemeyen ve oldukça ihtiyatlı bir liderdir ve ABD'ye güvenmemektedir. Mektup öncesi Time Dergisi'ne “İttifak içinde sorumluluk sahibi Amerika'nın liderliğine güvendim. Şimdi de cezasını ödüyorum” şeklinde beyanat vermiştir. ABD'nin Kıbrıs yaklaşımını eleştirmek için 17 Nisan 1964'de verdiği bir demeçte “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de onun içinde yerini alır” demiştir.[4]
    Kurtuluş savaşının ünlü komutanı Kıbrıs konusunda savaştan kaçınmış değildir. Ancak çıkarma harekâtını başarabilecek askeri teçhizat ve malzeme yeterliliği konusunda tam olarak emin olamamıştır. Asker kişiliği ve döneme ilişkin sahip olduğu gizlilik dereceli bilgiler İnönü'yü Kıbrıs çıkarması konusunda daha da ihtiyatlı düşünmeye zorlamıştır. Bazı toplantılarda İnönü'nün “Türk askerinin Rum askeri önünde mağlubiyete uğramasına asla müsaade etmem” dediği söylenmektedir.[3]
    Gemi ve teçhizat eksikliği nedeniyle Kıbrıs'a yapılacak olan çıkarmanın daha kıyıya çıkma aşamasında başarısız olma ihtimali, yeterli güç ve lojistik desteğin gönderilemeyecek olması, Kıbrıs'a gizlice gelmiş olan 20,000[6] - 25,000[3] kişilik Yunan kuvveti de dikkate alındığında en zor askeri harekât olan çıkarmanın başarısız olma riski ciddi bir biçimde ele alınmak zorundadır.
    Başarısızlık senaryosunun gerçekleşmesi durumunda, Kıbrıslı Türklerin Rumlar tarafından süratle etnik temizliğe tabi tutulması, adanın Yunanistan'a ilhakı ve tamamen kaybedilmesi riski, Türkiye'nin Kıbrıs konusunda devre dışı kalması ve güney emniyetini kaybetmesi, Türkiye'nin iç politikada yaşayabileceği karmaşa, ABD 6'ncı Filosuna Bağlı Özel Kariyer Gücünün [4] araya girmesi durumunda ABD ile gerilimin artması riski ve Türkiye'nin bölgesinde itibarını yitirmesi gibi istenmeyen birçok sonuç ortaya çıkabilecektir.
    Rusya da Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkartma yapmasına tamamen karşıydı ve Makarios'u destekleme ihtimali oldukça yüksekti. Bu durumda SSCB ile karşı karşıya da kalınabilirdi.[4]
    İnönü'nün İskenderun'daki 39’uncu Pentomik Tümeni'ne manevra yaptırarak adaya çıkarma hazırlıkları yapıldığı izlenimi yaratmıştır. Bu manevralar ABD ve İngiltere'yi çözüm aramaya zorlayacak ve kamuoyunu yatıştıracak girişimlerdir. Oysa gerçekten çıkarma harekâtı yapmaya karar veren askeri bir otoritenin bu tür güç gösterileri yapması akılcı değildir.
    ABD bu manevraları görmedi mi, dikkate mi almadı, çıkarma yapabilecek gücümüzün olup olmadığı konusunda daha net bilgi sahibi miydi? Yoksa bu hazırlıklara bilinçli olarak ses çıkarmamak suretiyle Türkiye'ye yeşil ışık mı yakmıştı? Kamuoyunu meşgul eden bu tartışmalar mektubun yazılışındaki sürat ve üslup dikkate alındığında temelsiz kalmaktadır.
    İnönü'nün kafasındaki değerlendirmeleri bilmek imkânsız gibi görünse de verilen kararlardan geriye doğru gelindiğinde kararların dayandırıldığı değerlendirmelerin bu çerçevede olduğu açık olarak gözükmektedir. İnönü bu riskleri üstlenmemiştir ve bu konuda haklılığı zaman içerisinde gelişen olaylarda da ortaya çıkmıştır.
    İnönü Dışişleri Bakanı Feridun Erkin'e “Çağır Amerikan Büyükelçisini, adaya çıkacağımızı söyle” der. Erkin ise hayretle “Aman Paşam nasıl haber veririz. Hemen yapmayın bu haltı derler bize. Müdahale edip durdururlar” şeklinde yanıt verince, İnönü “Sen söyle, söyle” diyerek tersler. İnönü'nün çıkarma kararını ABD'ye iletmesi çok açık olarak ABD müdahalesini davet etmektir. İnönü, çıkarma harekâtının baskın tarzında yapılması gerektiğini bilen iyi bir asker olduğuna göre, ancak çıkarma yapmamaya karar vermişse bunu ABD'ye bildirebilirdi ve öyle de yaptı.
    İnönü Kıbrıs konusunda çok sıkışmıştı. Adada şiddet kabul edilemeyecek boyuta tırmanmış, Türkiye'de gösteriler artmış ve halk derhal müdahale istemeye başlamıştı. Ancak, daha yeni Kurtuluş Savaşı'nı kazanmış olan Türk halkına müdahalenin başarılı olamayacağını anlatmak mümkün değildi. Böyle bir açıklama ile Rumların neler yapabileceğini de düşünüldüğünde İnönü'nün çıkmazı daha kolay anlaşılabilmektedir.
İnönü'nün bulduğu en uygun çözüm, ABD'yi kışkırtıp çıkarmaya müdahale etmesini sağlamak, bu müdahaleyi iç politikada kullanarak, biz yapacaktık ama ABD engel oldu temasını işlemekti. İnönü'nün planı tuttu. ABD kendinden beklenen şekilde müdahale etti, fakat bu müdahalenin düzeyi oldukça ölçüsüz gerçekleşti.

5.Johnson Mektubu ve Türk Dış Politikasını Etkileyen Temel Unsurlar
   Türk dış politikasını şekillendiren alt ve üst yapı unsurları incelendiğinde; kültür, tarih, coğrafya, konum, güvenlik yapılanmaları, komşuları, boğazlar gibi birçok unsurun etkili olduğu söylenebilir.[6] Johnson mektubu açısından bakıldığında diğer unsurlar da önemli olmakla beraber, kültürel faktör özgün yapısı nedeniyle ön plana çıkmaktadır.
   Türk kültürünü özgün kılan neden; Asya, Orta Doğu, İslam ve Batı kültürlerinin bir sentezi niteliğini taşımasındadır. Asya boyutu, feodal ve göçebe toplum izlerini taşır. Kurumlardan çok liderler ön plandadır. Baskı ve sıkıntı karşısında sabırlı ve hatta pasif davranır. Çabuk sinirlenip durumla orantısız sert tepki gösterir. Müzakere yerine masadan çekilme ve küsme eğilimi mevcuttur. Orta Doğu boyutunda ise belirsizlikler ön plandadır, her an her şey olabilir felsefesi hâkimdir. Batı boyutunda ise demokratik ve laik bir kimlik öne çıkmaktadır.[6] Sonuç olarak Türk insanı Doğu, Batı, İslam ve Asya kültürlerine ait kimliklerin farklı oranlarda etkisi altındadır.
    Johnson mektubunun Türk toplumunu ciddi biçimde etkileyen ve sarsan yönü kültürünün bir parçası olan dostluk algılamasından kaynaklanmıştır. Bu noktada Asyalılık kimliği devreye girmektedir. Türklerin Asya'dan gelen ve atalarından kazandıkları kimlikte; mücadelecilik, zor iklim ve coğrafya koşullarında yaşamını sürdürebilme, göçebelik, sürekli hareketlilik, savaşçılık ve asker kişiliği ön plana çıkmaktadır. Zor şartlar altında ve savaşta yaşamını devam ettirebilmek için Türkler arkadaşlık ve dostluğa üst seviyede önem vermişlerdir. Bu yapı halen devam etmektedir. Türk toplumu dost canlısı, dürüst ve insancıl bir kimlik kazanmıştır. Türk insanı dostuna inanır, güvenir ve dostu için rahatlıkla ölümü bile göze alabilir. Bu yapı bireysel batı merkezli düşüncesinin algılayamayacağı bir boyuttur.
    Türk toplumunun bu özgün kültürel yapısı ve dış politikayı takip etme alışkanlığı ayırt edici bir özellik taşımaktadır. Bu yapının olumlu etkilerine bakıldığında, bireylerin dış politika alanındaki ilgilerinin bilgi birikimini oluşturduğu, toplumun olaylar karşısında hızla bütünleşebildiği ve farklı düşünce yapısındaki vatandaşlar da dâhil olmak üzere dış politika düzleminde ulusal bir düşünce etrafında toplanabildiği söylenebilir. Halkın ilgisinden kaynaklanan bu dinamik yapı iktidarların kararlarını yönlendirmekte veya etkilemekte, sonuçta demokrasi açısından oldukça güzel bir işleyiş ve kazanım ortaya çıkmaktadır. Ancak Türk toplumunun dostluk anlayışı özellikle dış politika üretimi aşamasında iktidar ve bürokratlar açısından olumsuz özellikler de taşımaktadır. Birçok önemli olayda iç politikadan bağımsız bir dış politika takip etmek güçleşmektedir.
    Sonuç olarak Johnson mektubu, Türk toplumunun dostluk anlayışını politik arenada da sürdürmeye çalışmasının yarattığı hayal kırıklığına neden olmuştur.


6.Uluslararası İlişkileri Algılama Sorunu
    ABD ile kurulan uluslararası ilişkiler büyük oranda realist teori temelinde şekillenmektedir. Realizm insanı kötü, günahkâr, çıkarcı, saldırgan, ilişkilerinde gücü ön plana alan olumsuz bir doğaya sahip olduğunu düşünür. Devletler de insanlara benzer ve davranışlarının kökeninde kuşku, korku ve güvenlik kaygısı bulunmaktadır. Ahlak kuralları devletlerin davranışlarında önem taşımaz hatta gücü elde etmek ve çıkarlarını korumak için ahlaksızlık da önerilir. [7] Analiz düzeyi olarak devlet esas alınır ve devletler sadece çıkarları peşinde koşan, varlığını sürdürebilmek için sürekli güçlenmeye çalışan, karşısındakiningüçlenmesinden rahatsız olan yapıdadırlar. Neorealist teori de uluslararası ortamı anarşik bir yapı olarak tanımlanmaktadır.
      Bu noktada Türkiye'nin dış politikasını etkileyen dost canlısı hümanist düşünce ile ABD'nin uyguladığı realist düşünce bir birine tamamen zıt yapıdadır. Mektup olayı öncesinde ABD'yi kendisine dost ve müttefik olarak gören Türk toplumunun beklentisi iki arkadaşın dostluğu eksenindedir. Oysa ABD için uluslararası ilişkilerin temelinde dostluk değil ülkesinin çıkarları önemlidir. Türk toplumu bu düşünce farklılığını mektup olayı öncesinde tam olarak kavrayamamış ve bu nedenle hayal kırıklığı yaşamıştır.


7.Sonuç
    Kıbrıs'taki şiddetin 1964 yılında artması ve derhal müdahale isteyen Türk halkının baskıları nedeniyle İnönü adaya müdahale etme konusunda karar aşamasına gelmiştir. Ancak Kıbrıs'a yapılacak olan bir çıkarma harekâtının teçhizat ve malzeme eksikliği nedeniyle başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu değerlendirmiş, bu riski üstlenmek istememiş, ihtiyatlı tutumunu korumuş, iç politika dengelerini de dikkate alarak kurnaz bir yaklaşımla ABD'yi yönlendirmiş ve Johnson mektubunun yazılmasını sağlamıştır.
    Ancak ABD müdahalede ölçüyü kaçırarak Türk toplumunu incitmiş, Türkiye'nin ABD'ye olan inancını ve güvenini kaybetmesine neden olmuş, ilk kez toplumsal düzeyde ABD karşıtlığı başlamış ve yayılmıştır. Mektubun etkileri günümüze kadar yansımıştır. İnönü bu mektuba gereken cevabı vermiştir.
Johnson mektubu Türk toplumuna uluslararası ilişkilerde duygusallık ve dostluğun olmayacağını, bu düzlemdeki ilişkilerde realizm teorisinin geçerli olduğunu, ülkelerin çıkarları peşinde koşması gerektiğini, başka ülkelere güvenildiğinde her zaman yarı yolda kalma ihtimalinin bulunduğunu, tek bir dosta bağlı kalmanın ne kadar riskli bir seçim olduğunu öğretmiştir.
    Bu ünlü mektup Türk toplumunun ilişkilerinde yeni seçenekler geliştirmesine ve kendi gücüne güvenmesine yol açmıştır. Johnson bilmeyerek de olsa on yıl sonrasındaki 1974 Barış Harekâtı'nın başarısının temelini de atmıştır.
    Johnson mektubunun en olumlu yönü ise, Türk dış politikasında çok yönlülüğe geçişin, dönüşümün, daha özerk ve onurlu bir duruşun başlama noktası olmasıdır.


KAYNAKLAR
[1]http://dosfan.lib.uic.edu/ERC/frus/frus58-60x1/18cyprus5.html
[2]Çimen, Ali, Echelon İstihbarat Dünyasının Perde Arkası, Timaş, 2004
[3]Şahin, Haluk, Johnson Mektubu, Gendaş, İstanbul, 2002
[4]Bostanoğlu, Burcu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge, Ankara, 1999
[5]Uslu, Nasuh, Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, 21 Yüzyıl Yayınları, Ankara, 2000
[6]Oran, Baskın, Türk Dış Politikası, (8'inci Baskı), İletişim Yayınları, İstanbul, 2003
[7]Arı, Tayyar, Uluslararası İlişkiler Teorileri, (3'üncü Baskı), Alfa Basım Yayım, İstanbul, 2002 

 

  

 GÜVENLİK KUVVETLERİ  DERGİSİ