T A R İ H - T O P L U M

Eylül 2005 Sayı 65

 

MURATAĞA'DA KATLİAM GERÇEĞİ BÖYLE YAŞANDI

  M. Ali GÖKDEL
  Otuza yakın hanenin bulunduğu Muratağa Köyü'nde sabahın ilk ışıkları az sonra ışımaya başlayacaktı.
  Kavurucu yaz sıcağı birkaç saat içerisinde Mesarya Ovası'nın çorak arazisi üzerine çökecekti.
  Geçimini çiftçilik ve hayvancılık yaparak sağlayan köylülerden çobanlar az sonra davarları meraya çıkaracaktı.
  60 yaşlarındaki çoban Kemal Mustafa her zamanki gibi erken davranarak davarı meraya ilk çıkaran oldu.   Kendisine serin bir yer bularak davarını otlatmaya başladı.
  Bu arada transistörlü radyodan, Türk toplumu lideri Rauf Denktaş'ın sesi etrafa yayılıyordu:
  “Sevgili kahraman, fedakar Kıbrıs Türkü,
  11 yıldır Kıbrıs'ta insan şeref ve haysiyeti ile yaşamak, can ve mal emniyetinizi koruduğuna inandığımız antlaşmalarla meydana gelmiş olan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını korumak için her şeyinizi ortaya koydunuz, tüm haklarınızın bağımsızlığın koruyucusu ve garantörü anavatanımıza güven ve inanç içinde tarihi ve şerefli bir mukavemet mücadelesi verdiniz. Bugün kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'ın her yanında havadan ve denizden çıkarma yapmaktadır, gazanız mutlu olsun. Sevgili kardeşlerim, söyleyeceklerimi iyi dinleyiniz ve bunlara harfiyen riayet ediniz...”
  Bir müddet sonra silah sesleri işitilmeye başladı. Alaniçi Köyü'nden silahlı Rumlar, Muratağa Köyü'ne doğru harekete geçti. Bir kısmı çorak arazi üzerinde yayılarak, bir kısmı ise yolu takip ederek Muratağa'ya doğru ilerlemeye başladı.
  Rumların harekete geçtiğinden habersiz merada davarını otlatan çoban Kemal Mustafa, üç silahlı Rum'un koşarak kendisine doğru geldiğini fark etti.
  Birden içini bir soğukluk kapladı. Korkmuştu. Hemen bulunduğu yerden çabucak uzaklaşmak istedi.   Amaçsızca nereye gideceğini bilmeden koşmaya başladı. On, onbeş adım ancak ilerlemişti ki, silahlı Rumlar arkasından bağırmaya başladı:
  -Ellerini yukarı kaldır. Teslim ol!.. Yoksa vuracağız!”
  Birden durakladı. Korku içerisinde tüm masumluğuyla silahlı Rumlara baktı. Sesi titreyerek seslendi:
  -Size ne yaptım be!..
  -Bir şey yaptın, veyahut yapmadın!.. Teslim olmazsan vuracağız.
  Çaresiz kaldığını anladı. Rumlara yaklaştı. Silahlı üç Rum, 60 yaşındaki çobanı tutsak etmenin hazzını yaşamak istiyordu. İçlerindeki sadist düşünceleri az da olsa tatmin etmek için yaşlı çobanı koşturtarak gidecekleri yere götürmeye başladılar. Kemal Mustafa, yaşlı halinden dolayı yorularak arada bir duraklamaya başlar, ancak onun yaşlı hali silahlı Rumların umurunda bile değildi. Onu koşturtmaya devam ederek, üç kilometrelik bir koşudan sonra Muratağa Köyü'ne vardılar. Silahlı Rumlar, onu itekleyerek, etrafında birçok askerin bulunduğu bir Yunanlı subayın karşısına çıkardı.
  Kemal Mustafa, Yunanlı subayı görür görmez, onun konuşmasına fırsat bırakmadan kendisi konuştu:
  - Yunan Efendi!..Ben ne yaptım? Ben ne biliyorum?.. Silah var mı yok mu, ben ne bilirim?...Ben bir çobanım.
  Yunanlı subay onu baştan aşağı dikkatlice süzerek yanındaki Rumlara sordu:
  - Bu adam iyi biri, niye tutukladınız, başkasını niye tutuklamadınız?
  Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Kemal Mustafa'ya tutuklama nedeni izah edildi.
  - Türksün!..Onun için tutuklandın. Başka kabahatin yok.

* * *

  Cinayet işleyecek hırs ve heyecandaki sivil-asker karışık silahlı Rumlar köye giriyordu. Köy halkı koşarak evlerine girmiş, kapılarını kapatmaya başlamıştı.
  62 yaşındaki İmam Hasan Nihat da herkes gibi koşarak evine girmiş, kapısını kapatmıştı, ama az sonra   Rumlar gelip kapısına dayandı. Silahlı bir Rum kapıyı çaldı. Ardından seslendi:
  - Aç da korkma!
  İmam Hasan Nihat'a bu ses yabancı gelmemişti. Komşu Alaniçi Köyü'nden tanıdığı bir Rum'un genç oğlunun sesiydi bu. Ona seslendi.
  - Ne korkacağım ya oğlum, senin babanla ben tanışırız!..
  Kapıyı açtı. Silahlı Rum oğlu, tanıdığı İmam Hasan Nihat'ı hemen orada tutukladı.

* * *

  İki kardeş çoban Kemal Mustafa ile İmam Hasan Nihat, o gün farklı yerlerde tutuklandı. Tutuklanan sadece iki kardeş değildi. İki kardeş gibi tüm köy halkı, çoluk, çocuk, kadın, erkek herkes, o gün Rumlar tarafından tutuklandı. Hepsi, köyün ortasındaki meydanlığa getirildi. Orada bulunan arabalara binmeleri için emir verildi:
  - Sallanmayın… Arabalara binin, arabalara binin!..
  Silahlı Rumların gözetiminde arabalara binildi. Arabalar hareket etti. Tedirgin bir yolculuktan sonra Alaniçi köyüne gidildi. Hepsi bir mandıraya kondu. Az sonra karanlık bastı. Karanlıkta elinde otomatik silah bulunan bir Rum, toplanan çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, erkek Türklerin üzerine doğru geldi. Sinirli bir ses tonuyla konuştu.
  - Ellerinizi yukarı kaldırın, şu duvarın önüne geçip arkanızı dönün.
  Konuşması biter bitmez ani bir çeviklikle şarjörü sert bir şekilde silahına taktı. Gecenin sessizliğinde şarjörün çıkarttığı sesi duyan bir Yunanlı subay ortaya çıkıp sordu:
  - Ne oluyor?
  - Bir şey yok!..
  Silahlı Rum, giriştiği işin ta başından yarıda kesilmesinden duyduğu öfkeyle, Türklere dönerek seslendi:
  - Hesabınızı sonra görürüz.

* * *

  Ertesi gün, çocuklar, kadınlar ve birkaç yaşlı Muratağa Köyü'ne geri döndü. Geri kalanlar ise Mağusa'nın karakol semtinde kurulan esir kampına gönderildi. İki kardeşten çoban Kemal Mustafa köye gönderilenler arasında, İmam Hasan Nihat ise esir kampına gönderilenler arasında idi.
  Aradan bir hafta geçti. Esir kampındaki yaşlılardan bazıları tekrar köylerine gönderilmek üzere tefrik edildi. İmam Hasan da tefrik edilenler arasında idi. Ancak o esir kampından gitmek istemediğini söyledi. Nedeni de esir kampında iki oğlunun bulunması idi.
  Onlardan ayrılmak istemedi. 'Onların öldüğü yerde ben de öleyim' diye düşündü. Bir hafta sonra yine bir grup yaşlı köylerine geri gönderilmek için tefrik edildi. İmam Hasan Nihat yine tefrik edilenler arasında idi. Bu kez esir kampında kalmaması için oğlu Güneş onu şu sözlerle ikna etmeyi başardı.
  -Baba git!..belki anamı olsun kurtarırsın.

* * *

  Mağusa'daki esir kampından dönen İmam Hasan Nihat ve diğerleri dönüşlerinde köyü dehşet içinde buldu.   Köylü ise onlara bakıp, bakıp, gözyaşı ve hıçkırıklar arasında soruyordu:
  - Bizimkiler nerede, bizimkiler nerede?..

* * *

  Muratağa Köyü'ne karargah kuran Rum ve Yunanlılar ise gününü gün ediyordu. Çoban Kemal Mustafa'nın ve diğer çobanların davarlarından çaldıkları hayvanların etiyle ziyafet çekiyorlardı. Evleri talan ediyor, ırza geçiyorlardı.
  Genç bir kadın, çoban Kemal Mustafa'ya bir fırsatını bulup yanaştı.
  - Kemal Amca, ne olur, Rum askerler bugün gelmeden bizim eve gel. Sen de orada ol.
  Yaşlı Çoban Kemal Mustafa kadının haline acımış, korkusunu yenmesi için onunla birlikte yürümeye başladı.   5-6 adım ancak gitmişlerdi ki köşeden beliren Rum asker yaşlı adama seslendi:
  - Oturduğun yerin suyu mu çıktı? Otur oturduğun yere.
  Genç kadınla, Rum asker birlikte yürüdü. Kadının evinin önüne gelince Rum seslendi.
  - Kapıyı aç, arama yapacağız.
  Kadın, Rum'a baktı. Eve girmek istemedi. Anahtarı uzattı. Rum asker ona;
  - Sen aç ve içeri gir, dedi. Birlikte eve girdiler.

* * *

  Rumlar gece arabaların üzerine taktıkları ilave projektörlerle devriye geziyorlar, bir taraftan da köyü aydınlatıyorlar. Arada bir havaya ateş açıyorlardı. Köylünün büyük çoğunluğu korkularından Mustafa Efendinin evine toplanmış ne yapacağını bilemiyor, tedirgin günler bitmek bilmiyordu:
  Köy dehşet içinde.
  14 Ağustos 1974.
  Çoban Kemal Mustafa sabah erkenden kalktı. Davarını çıkartmak için mandıraya doğru yöneldi.
  Eşi Sıddıka Kemal, elinde transistörlü radyo heyecan içinde ona seslendi:
  - Be, harekat var. Koşalım, saklanalım, kurtulacaksak bugün kurtulacağız, çünkü Mehmetçik bugün ilerleyecek.
  Eşinin sözleri ile o da heyecanlandı. Hemen 12 yaşındaki torunları Gökçer Seyfi'yi uyandırdı. Bir ekmek, çarşaf ve transistörlü radyoyu alarak evin arka kapısından koşarak çıktılar. Köyün dışına kaçmak istediler. Sonra köye dönmeyeceklerini düşünerek elli metre ötedeki, mağaraya (yeraltı sığınağı) yöneldiler. Mağarayı önceki yıl ağaç ekmek için kazdıkları yerde bulmuşlardı. İçine üç kişi zor sığıyordu. Onun içerisine girdiler, sessizce beklemeye başladılar.

* * *

  Türk uçakları semada süzülerek geçmeye başladı.
  Uçakların sesini duyan İmam Hasan Nihat, “Ne yapacağız” diye düşünürken aklına komşusu geldi. Ona danışmayı denedi:
  - Ne yapacağız Mustafa Efendi?
  -Hiçbir şey yapmayacağız, dedi komşusu. Kapıyı kapattı.
  Aradan beş dakika geçmeden köyde silah sesleri işitilmeye başladı. Rumlar altmış, yetmiş metre ötede Derviş Efendiyi yol ortasında vurmuşlardı.
  Silah sesini duyan İmam Hasan Efendi kendi kendine söylendi:
  -Aman Gavur bizi vuruyor, keklik vurur gibi..
  Sonra yanında bulunan eşi ile Şafak ve Solmaz adlı torunlarına dönerek seslendi:
  - Saklanın da gavur vuruyor!..
  Torunu Şafak koşarak evde bulunan toprak küplerden birinin içerisine girdi. Bir sene önceden kalıp evin içerisinde yığılan kimyevi gübre torbalarının arkasına da diğer torunu Solmaz koşarak saklandı. Eşi Nezihe Nihat ise dolabın altına girerek saklandı. İmam Hasan Nihat ise evin arkasındaki samanlığa koşarak girdi. Kapıyı sürgülemeden samanların arasına gizlendi.

* * *

  Az sonra Rumlar eve girdi ancak kimseyi bulamadı. Bu arada Rum askerlerden biri içinde erimiş mum bulunan bir çanağı alıp yürürken küçük Şafak'ın saklandığı küpün içerisine bıraktı.
  Şafak, çanağın başına düşmesinden dolayı duyduğu acıya rağmen ses çıkartmadan sindi.
  Evden çıkan Rumlar, arka taraftaki samanlığa yöneldi. Telaş içerisinde büyük gürültü çıkararak samanlığın kapısını açtılar. Samanlar arasındaki imam Hasan Nihat kapının açılması ile doruğa çıkan korkusundan o anda fıtık oldu. Ancak hiç ses çıkartmadan ve kımıldamadan olduğu yerde kalakaldı. Rumlar etrafa bakınıp, bakınıp dışarıya çıktı.

* * *

  Evde kimseyi bulamayan Rumlar bu kez amcasının kızını getirtip ona çağırtmaya başladı:
  - Be Hasan Efendi, neredesin olan, çık da bir korku yoktur. Kadın olanca sesiyle çağırdı, çağırdı. Ancak bu çağrılara hiçbir cevap alamadı.
  Rumlar kadını alarak oradan ayrıldı.

* * *

  Herkes evlerinden toplanmaya başlamıştı. Köylünün büyük çoğunluğunun bulunduğu Mustafa Efendinin evinin önünde tüm köylüyü toplayan Rumlar, onlara köyden ayrılacaklarını belirterek otobüse binmelerini istediler. Kadınlar çocuklarının biberonlarını, küçük eşyalarını aldılar. Onlar artık hazırdı. Köylü bezgin bir halde otobüse biniyordu. Çocuklar ise bayram yerine, gezmeye gidercesine güle oynaya otobüse biniyordu. Otobüs birkaç dakikada dolmuş silahlı Rumların da binmesi ile hareket etmişti.
  Çoban Kemal Mustafa, eşi ve torunu yerlerinden kımıldamadan, bekledi.
  Torunları Gökçer, dar bir yerde uzun süre kalmanın sıkıntısı ile bunalmış, silah seslerinden korkmuştu. Ağlamaya başladı.
  - Teslim olalım dede, teslim olalım dede!.. Bizi vuracaklar!
  Yaşlı adam, çocuğun ağlamasından dolayı dışarı çıkıp Rumlara teslim olup, olmama konusunda tereddüt geçirmeye başlamıştı. Bu tereddüt içerisinde kendi kendine mırıldanmaya başladı:
  - Kemal aklını başına topla, mezarın bugün burada, çıksan da, seslensen de, teslim olsan da, gene vuracaklar! Karısı da dışarı çıkmalarına razı olmayınca, oldukları yerden dışarı çıkmadılar.
  Yanlarına aldıkları transistörlü radyonun kulaklığını takarak haberleri dinlemeye başladılar.
  Mehmetçik ilerliyor, kurtuluş haberleri artıyordu. Bölgenin kurtulduğu haberini duyunca dışarıya çıktılar.

* * *

  İmam Hasan Nihat, saklandığı samanlıktan etrafta bir hareketlilik olduğunu sezerek dışarıya çıktı. Etrafa bir baktı. Dörtyol tarafı toz toprak içerisinde idi. Eşinin ve torunlarının nerede olduğunu merak etti. Onlar nereye saklanmıştı? Bilmiyordu. Onları aramaya başladı, ancak bulamadı. Onları bulamamanın verdiği endişeyle bağırmaya başladı.
  - Neredesiniz be!..Be Şafak!, be Solmaz!, be Nezihe!...
  Kardeşinin sesini duyan Çoban Kemal, ona seslendi.
  - Seninkiler buradadır.

* * *

  Köyde onlardan başka kimse yoktu. Ne Türk, ne Rum. Kendilerinden başka birini ne görmüşler, ne seslerini duymuşlardı. Ancak ihtiyatı elden bırakmadılar. Etrafa çıkıp dolaşmıyor, bulundukları yerde bekliyorlardı. İmam Hasan Nihat torunu Şafak'a sesi titreyerek seslendi:
  -Sen, yavaş, yavaş dışarı çık, yoldan Barış Gücü geçerse yemek isteyelim ekmek isteyelim açlıktan ölüyoruz.
  Torunu dışarı çıktı, bir müddet sonra koşarak geldi.
  - Baba bir otomobil geliyor.
  - Rum olmasın !
  - Yok baba, Türk bayrağı var.
  Araba köye girdi. Bulundukları yere doğru geldi. İçinden bir subay indi. Onu gören imam Hasan Nihat ağlamaya başladı. Gözyaşları akarak ak sakallarına dökülürken konuşabildi:
  - Aman canım oğlum, hoş geldiniz.
  Genç subay:
  - Baba, ağlama korkma, dedi.
  Ancak acılarını, çektiklerini anlatmak istiyordu. İçini boşaltmak istiyordu.
  - Aman evladım, köylünün hepsini öldürdüler, nasıl ağlamam?
  Genç subay, onu teselli etmek gözyaşlarının akmasını dindirmek istedi.
  - Korkma, belki öldürmediler.
  İmam Hasan Nihat genç subaya sarıldı. Onu bırakmak istemiyordu. Ağlamaları hıçkırığa dönüştü:
  - Öldürdüler!..Öldürdüler, dedi.
  Genç Subayın da gözü doldu.
  - Beni de ağlattın, dedi.
  İmama baktı, onun kardeşine baktı, çocuklara baktı, onların korkularını dağıtmanın yollarını düşündü.
  - Hadi arabaya binin, sizi yerime götüreyim, dedi.
  Arabaya binip Akova'ya gittiler. Orada Mehmetçikleri görünce tekrar duygulanıp ağlamaya başladılar. Genç subay onları teselli etti. Onları o akşam orada misafir edip yemek verdi.
  Ertesi gün genç Subay onları tekrar Muratağa'ya götürdü.
  - Köyünüzden ayrılmayın, ben her gün gelip sizi göreceğim, size yiyecek getireceğim, dedi.
  Aradan günler geçti ama İmam Hasan Nihat'la kardeşi Çoban Kemal Mustafa her gün köylüyü aramaya devam ediyordu. Silah seslerini işittikleri bölgelere baktılar, ancak hiçbir şey bulamadılar.
  31 Ağustos günü akşam üzeri Çoban Kemal Mustafa koşarak kardeşine geldi. Heyecan içinde:
  - Çöp dökülen havara (yol yapımında kullanılan bir türlü beyaz toprak) çukurlarında kapının boyu kadar toprak yığılmış, çöplerin yeri değişmiş, dedi.
  O akşam yattılar ancak merak ve endişeleri uyumalarına imkan bırakmadı.
  İki kardeş, erkenden kalkıp Muratağa ve Sandallar köylerinin çöplük olarak kullandığı havara çukurlarına gittiler. Toprak yığınlarını eşelediler. Topraklar aralandı. Çocuk kafaları gözükmeye başladı. Yaşlı iki kardeş hemen olanca hızlarıyla koşarak Mehmetçiğe haber verdi. Bir müddet sonra Mehmetçikler, yerel ve yabancı gazeteciler, Radyo-TV mensupları, Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri çöplüğün bulunduğu yere geldi.   Çukurlar kazılmaya başlandı. Toprak altından bir yaşında, üç yaşında, beş yaşında, altı yaşında, sekiz yaşında ve daha büyük çocuklar, yirmi-yirmi iki yaşında gençler ve daha yetişkinler ve daha büyükler ve 80-95 yaşındaki ihtiyarlar çıkıyordu. Onların yanında topraktan kasap bıçakları, kesici aletler de ortaya çıkıyordu. Bu aletlerin orada bulunuşu ile nelerin olduğunu kimse düşünmek bile istemiyordu.
  Topraktan çıkarılan çocukların elleri birbirine zincirleme olarak tellerle bağlanmıştı. Saçları yüzleri yanmıştı. Sanki ateşte pişmişlerdi. Üç dört kürek bir araya getirilerek bir çocuk alınmaya çalışılıyor, başı kopup aşağıya düşüyordu. Başka bir çocuk alınmaya çalışılıyor, bir ayak yere düşüyordu...
  Dayanılmaz müthiş bir koku etrafa yayıldı.
  Herkes bu kokuyu duymamak için bir mendille ağzını kapatmaya başladı.
  Fotoğraf makinelerinin deklanşörlerine aralıksız basılıyordu. Fotoğraf makinelerinin çıkardığı sesle, hıçkırıklar birbirine karışmaya başladı.

* * *

  Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri İmam Hasan Nihat'a yaklaşarak İngilizce bilip bilmediğini sordu.
  - Biliyorum, dedi. Konuşmaya başladılar.
  - Onları tanıyor musun?
  - Evet tanıyorum. Bu gördüğünüz amcamdır. Bu gördüğünüz halamdır. O gördüğünüz kardeşi çocuğumdur...
  O gördüğünüz...
  Sözünü tamamlayamadı. Gözleri yaşarmış, boğazı düğümlenmişti. Artık tamamlanamayan sözlerin yerini gözyaşları almıştı.
  Görülen manzaraya yürekler dayanmaz olmuştu.

* * *

  Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri, İmam Hasan Nihat'ın nasıl içinin parçalandığını fark ederek, böyle vahşete hayatlarında ilk defa şahit olmanın verdiği üzüntü ile konuştular:
  - Çok üzüldük. Böyle cinayetleri, katliamları ancak filmlerde görüp kitaplarda okumuştuk. Böyle bir şeyin olacağını sanmıyorduk.

* * *

  Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin olacağını sanmadığı şey, 1963'te Ayvasıl'da, 1967'de Geçitkale'de, 1974'de Aleminyo'da, Taşkent'te, Atlılarda, Muratağa'da olmuştu. Muratağa'daki bu soykırım hareketinde Muratağa ve Sandallar köylerinden toplam 89 kişi şehit edildi. Muratağa Köyünde yedi kişi, köyde saklandığı için bu katliamdan kurtuldu.

 GÜVENLİK KUVVETLERİ  DERGİSİ