|
MURATAĞA'DA
KATLİAM GERÇEĞİ BÖYLE YAŞANDI
M. Ali GÖKDEL
Otuza yakın hanenin bulunduğu Muratağa Köyü'nde sabahın ilk
ışıkları az sonra ışımaya başlayacaktı.
Kavurucu yaz sıcağı birkaç saat içerisinde Mesarya Ovası'nın çorak
arazisi üzerine çökecekti.
Geçimini çiftçilik ve hayvancılık yaparak sağlayan köylülerden
çobanlar az sonra davarları meraya çıkaracaktı.
60 yaşlarındaki çoban Kemal Mustafa her zamanki gibi erken
davranarak davarı meraya ilk çıkaran oldu. Kendisine serin bir yer
bularak davarını otlatmaya başladı.
Bu arada transistörlü radyodan, Türk toplumu lideri Rauf Denktaş'ın
sesi etrafa yayılıyordu:
“Sevgili kahraman, fedakar Kıbrıs Türkü,
11 yıldır Kıbrıs'ta insan şeref ve haysiyeti ile yaşamak, can ve mal
emniyetinizi koruduğuna inandığımız antlaşmalarla meydana gelmiş
olan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığını korumak için her
şeyinizi ortaya koydunuz, tüm haklarınızın bağımsızlığın koruyucusu
ve garantörü anavatanımıza güven ve inanç içinde tarihi ve şerefli
bir mukavemet mücadelesi verdiniz. Bugün kahraman Türk Silahlı
Kuvvetleri, Kıbrıs'ın her yanında havadan ve denizden çıkarma
yapmaktadır, gazanız mutlu olsun. Sevgili kardeşlerim,
söyleyeceklerimi iyi dinleyiniz ve bunlara harfiyen riayet
ediniz...”
Bir müddet sonra silah sesleri işitilmeye başladı. Alaniçi Köyü'nden
silahlı Rumlar, Muratağa Köyü'ne doğru harekete geçti. Bir kısmı
çorak arazi üzerinde yayılarak, bir kısmı ise yolu takip ederek
Muratağa'ya doğru ilerlemeye başladı.
Rumların harekete geçtiğinden habersiz merada davarını otlatan çoban
Kemal Mustafa, üç silahlı Rum'un koşarak kendisine doğru geldiğini
fark etti.
Birden içini bir soğukluk kapladı. Korkmuştu. Hemen bulunduğu yerden
çabucak uzaklaşmak istedi. Amaçsızca nereye gideceğini bilmeden
koşmaya başladı. On, onbeş adım ancak ilerlemişti ki, silahlı Rumlar
arkasından bağırmaya başladı:
-Ellerini yukarı kaldır. Teslim ol!.. Yoksa vuracağız!”
Birden durakladı. Korku içerisinde tüm masumluğuyla silahlı Rumlara
baktı. Sesi titreyerek seslendi:
-Size ne yaptım be!..
-Bir şey yaptın, veyahut yapmadın!.. Teslim olmazsan vuracağız.
Çaresiz kaldığını anladı. Rumlara yaklaştı. Silahlı üç Rum, 60
yaşındaki çobanı tutsak etmenin hazzını yaşamak istiyordu.
İçlerindeki sadist düşünceleri az da olsa tatmin etmek için yaşlı
çobanı koşturtarak gidecekleri yere götürmeye başladılar. Kemal
Mustafa, yaşlı halinden dolayı yorularak arada bir duraklamaya
başlar, ancak onun yaşlı hali silahlı Rumların umurunda bile
değildi. Onu koşturtmaya devam ederek, üç kilometrelik bir koşudan
sonra Muratağa Köyü'ne vardılar. Silahlı Rumlar, onu itekleyerek,
etrafında birçok askerin bulunduğu bir Yunanlı subayın karşısına
çıkardı.
Kemal Mustafa, Yunanlı subayı görür görmez, onun konuşmasına fırsat
bırakmadan kendisi konuştu:
- Yunan Efendi!..Ben ne yaptım? Ben ne biliyorum?.. Silah var mı yok
mu, ben ne bilirim?...Ben bir çobanım.
Yunanlı subay onu baştan aşağı dikkatlice süzerek yanındaki Rumlara
sordu:
- Bu adam iyi biri, niye tutukladınız, başkasını niye
tutuklamadınız?
Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Kemal Mustafa'ya tutuklama
nedeni izah edildi.
- Türksün!..Onun için tutuklandın. Başka kabahatin yok.
* * *
Cinayet işleyecek hırs ve heyecandaki sivil-asker karışık silahlı
Rumlar köye giriyordu. Köy halkı koşarak evlerine girmiş, kapılarını
kapatmaya başlamıştı.
62 yaşındaki İmam Hasan Nihat da herkes gibi koşarak evine girmiş,
kapısını kapatmıştı, ama az sonra Rumlar gelip kapısına dayandı.
Silahlı bir Rum kapıyı çaldı. Ardından seslendi:
- Aç da korkma!
İmam Hasan Nihat'a bu ses yabancı gelmemişti. Komşu Alaniçi
Köyü'nden tanıdığı bir Rum'un genç oğlunun sesiydi bu. Ona seslendi.
- Ne korkacağım ya oğlum, senin babanla ben tanışırız!..
Kapıyı açtı. Silahlı Rum oğlu, tanıdığı İmam Hasan Nihat'ı hemen
orada tutukladı.
* * *
İki kardeş çoban Kemal Mustafa ile İmam Hasan Nihat, o gün farklı
yerlerde tutuklandı. Tutuklanan sadece iki kardeş değildi. İki
kardeş gibi tüm köy halkı, çoluk, çocuk, kadın, erkek herkes, o gün
Rumlar tarafından tutuklandı. Hepsi, köyün ortasındaki meydanlığa
getirildi. Orada bulunan arabalara binmeleri için emir verildi:
- Sallanmayın… Arabalara binin, arabalara binin!..
Silahlı Rumların gözetiminde arabalara binildi. Arabalar hareket
etti. Tedirgin bir yolculuktan sonra Alaniçi köyüne gidildi. Hepsi
bir mandıraya kondu. Az sonra karanlık bastı. Karanlıkta elinde
otomatik silah bulunan bir Rum, toplanan çoluk, çocuk, yaşlı, kadın,
erkek Türklerin üzerine doğru geldi. Sinirli bir ses tonuyla
konuştu.
- Ellerinizi yukarı kaldırın, şu duvarın önüne geçip arkanızı dönün.
Konuşması biter bitmez ani bir çeviklikle şarjörü sert bir şekilde
silahına taktı. Gecenin sessizliğinde şarjörün çıkarttığı sesi duyan
bir Yunanlı subay ortaya çıkıp sordu:
- Ne oluyor?
- Bir şey yok!..
Silahlı Rum, giriştiği işin ta başından yarıda kesilmesinden duyduğu
öfkeyle, Türklere dönerek seslendi:
- Hesabınızı sonra görürüz.
* * *
Ertesi gün, çocuklar, kadınlar ve birkaç yaşlı Muratağa Köyü'ne geri
döndü. Geri kalanlar ise Mağusa'nın karakol semtinde kurulan esir
kampına gönderildi. İki kardeşten çoban Kemal Mustafa köye
gönderilenler arasında, İmam Hasan Nihat ise esir kampına
gönderilenler arasında idi.
Aradan bir hafta geçti. Esir kampındaki yaşlılardan bazıları tekrar
köylerine gönderilmek üzere tefrik edildi. İmam Hasan da tefrik
edilenler arasında idi. Ancak o esir kampından gitmek istemediğini
söyledi. Nedeni de esir kampında iki oğlunun bulunması idi.
Onlardan ayrılmak istemedi. 'Onların öldüğü yerde ben de öleyim'
diye düşündü. Bir hafta sonra yine bir grup yaşlı köylerine geri
gönderilmek için tefrik edildi. İmam Hasan Nihat yine tefrik
edilenler arasında idi. Bu kez esir kampında kalmaması için oğlu
Güneş onu şu sözlerle ikna etmeyi başardı.
-Baba git!..belki anamı olsun kurtarırsın.
* * *
Mağusa'daki esir kampından dönen İmam Hasan Nihat ve diğerleri
dönüşlerinde köyü dehşet içinde buldu. Köylü ise onlara bakıp,
bakıp, gözyaşı ve hıçkırıklar arasında soruyordu:
- Bizimkiler nerede, bizimkiler nerede?..
* * *
Muratağa Köyü'ne karargah kuran Rum ve Yunanlılar ise gününü gün
ediyordu. Çoban Kemal Mustafa'nın ve diğer çobanların davarlarından
çaldıkları hayvanların etiyle ziyafet çekiyorlardı. Evleri talan
ediyor, ırza geçiyorlardı.
Genç bir kadın, çoban Kemal Mustafa'ya bir fırsatını bulup yanaştı.
- Kemal Amca, ne olur, Rum askerler bugün gelmeden bizim eve gel.
Sen de orada ol.
Yaşlı Çoban Kemal Mustafa kadının haline acımış, korkusunu yenmesi
için onunla birlikte yürümeye başladı. 5-6 adım ancak gitmişlerdi ki
köşeden beliren Rum asker yaşlı adama seslendi:
- Oturduğun yerin suyu mu çıktı? Otur oturduğun yere.
Genç kadınla, Rum asker birlikte yürüdü. Kadının evinin önüne
gelince Rum seslendi.
- Kapıyı aç, arama yapacağız.
Kadın, Rum'a baktı. Eve girmek istemedi. Anahtarı uzattı. Rum asker
ona;
- Sen aç ve içeri gir, dedi. Birlikte eve girdiler.
* * *
Rumlar gece arabaların üzerine taktıkları ilave projektörlerle
devriye geziyorlar, bir taraftan da köyü aydınlatıyorlar. Arada bir
havaya ateş açıyorlardı. Köylünün büyük çoğunluğu korkularından
Mustafa Efendinin evine toplanmış ne yapacağını bilemiyor, tedirgin
günler bitmek bilmiyordu:
Köy dehşet içinde.
14 Ağustos 1974.
Çoban Kemal Mustafa sabah erkenden kalktı. Davarını çıkartmak için
mandıraya doğru yöneldi.
Eşi Sıddıka Kemal, elinde transistörlü radyo heyecan içinde ona
seslendi:
- Be, harekat var. Koşalım, saklanalım, kurtulacaksak bugün
kurtulacağız, çünkü Mehmetçik bugün ilerleyecek.
Eşinin sözleri ile o da heyecanlandı. Hemen 12 yaşındaki torunları
Gökçer Seyfi'yi uyandırdı. Bir ekmek, çarşaf ve transistörlü radyoyu
alarak evin arka kapısından koşarak çıktılar. Köyün dışına kaçmak
istediler. Sonra köye dönmeyeceklerini düşünerek elli metre ötedeki,
mağaraya (yeraltı sığınağı) yöneldiler. Mağarayı önceki yıl ağaç
ekmek için kazdıkları yerde bulmuşlardı. İçine üç kişi zor
sığıyordu. Onun içerisine girdiler, sessizce beklemeye başladılar.
* * *
Türk uçakları semada süzülerek geçmeye başladı.
Uçakların sesini duyan İmam Hasan Nihat, “Ne yapacağız” diye
düşünürken aklına komşusu geldi. Ona danışmayı denedi:
- Ne yapacağız Mustafa Efendi?
-Hiçbir şey yapmayacağız, dedi komşusu. Kapıyı kapattı.
Aradan beş dakika geçmeden köyde silah sesleri işitilmeye başladı.
Rumlar altmış, yetmiş metre ötede Derviş Efendiyi yol ortasında
vurmuşlardı.
Silah sesini duyan İmam Hasan Efendi kendi kendine söylendi:
-Aman Gavur bizi vuruyor, keklik vurur gibi..
Sonra yanında bulunan eşi ile Şafak ve Solmaz adlı torunlarına
dönerek seslendi:
- Saklanın da gavur vuruyor!..
Torunu Şafak koşarak evde bulunan toprak küplerden birinin içerisine
girdi. Bir sene önceden kalıp evin içerisinde yığılan kimyevi gübre
torbalarının arkasına da diğer torunu Solmaz koşarak saklandı. Eşi
Nezihe Nihat ise dolabın altına girerek saklandı. İmam Hasan Nihat
ise evin arkasındaki samanlığa koşarak girdi. Kapıyı sürgülemeden
samanların arasına gizlendi.
* * *
Az sonra Rumlar eve girdi ancak kimseyi bulamadı. Bu arada Rum
askerlerden biri içinde erimiş mum bulunan bir çanağı alıp yürürken
küçük Şafak'ın saklandığı küpün içerisine bıraktı.
Şafak, çanağın başına düşmesinden dolayı duyduğu acıya rağmen ses
çıkartmadan sindi.
Evden çıkan Rumlar, arka taraftaki samanlığa yöneldi. Telaş
içerisinde büyük gürültü çıkararak samanlığın kapısını açtılar.
Samanlar arasındaki imam Hasan Nihat kapının açılması ile doruğa
çıkan korkusundan o anda fıtık oldu. Ancak hiç ses çıkartmadan ve
kımıldamadan olduğu yerde kalakaldı. Rumlar etrafa bakınıp, bakınıp
dışarıya çıktı.
* * *
Evde kimseyi bulamayan Rumlar bu kez amcasının kızını getirtip ona
çağırtmaya başladı:
- Be Hasan Efendi, neredesin olan, çık da bir korku yoktur. Kadın
olanca sesiyle çağırdı, çağırdı. Ancak bu çağrılara hiçbir cevap
alamadı.
Rumlar kadını alarak oradan ayrıldı.
* * *
Herkes evlerinden toplanmaya başlamıştı. Köylünün büyük çoğunluğunun
bulunduğu Mustafa Efendinin evinin önünde tüm köylüyü toplayan
Rumlar, onlara köyden ayrılacaklarını belirterek otobüse binmelerini
istediler. Kadınlar çocuklarının biberonlarını, küçük eşyalarını
aldılar. Onlar artık hazırdı. Köylü bezgin bir halde otobüse
biniyordu. Çocuklar ise bayram yerine, gezmeye gidercesine güle
oynaya otobüse biniyordu. Otobüs birkaç dakikada dolmuş silahlı
Rumların da binmesi ile hareket etmişti.
Çoban Kemal Mustafa, eşi ve torunu yerlerinden kımıldamadan,
bekledi.
Torunları Gökçer, dar bir yerde uzun süre kalmanın sıkıntısı ile
bunalmış, silah seslerinden korkmuştu. Ağlamaya başladı.
- Teslim olalım dede, teslim olalım dede!.. Bizi vuracaklar!
Yaşlı adam, çocuğun ağlamasından dolayı dışarı çıkıp Rumlara teslim
olup, olmama konusunda tereddüt geçirmeye başlamıştı. Bu tereddüt
içerisinde kendi kendine mırıldanmaya başladı:
- Kemal aklını başına topla, mezarın bugün burada, çıksan da,
seslensen de, teslim olsan da, gene vuracaklar! Karısı da dışarı
çıkmalarına razı olmayınca, oldukları yerden dışarı çıkmadılar.
Yanlarına aldıkları transistörlü radyonun kulaklığını takarak
haberleri dinlemeye başladılar.
Mehmetçik ilerliyor, kurtuluş haberleri artıyordu. Bölgenin
kurtulduğu haberini duyunca dışarıya çıktılar.
* * *
İmam Hasan Nihat, saklandığı samanlıktan etrafta bir hareketlilik
olduğunu sezerek dışarıya çıktı. Etrafa bir baktı. Dörtyol tarafı
toz toprak içerisinde idi. Eşinin ve torunlarının nerede olduğunu
merak etti. Onlar nereye saklanmıştı? Bilmiyordu. Onları aramaya
başladı, ancak bulamadı. Onları bulamamanın verdiği endişeyle
bağırmaya başladı.
- Neredesiniz be!..Be Şafak!, be Solmaz!, be Nezihe!...
Kardeşinin sesini duyan Çoban Kemal, ona seslendi.
- Seninkiler buradadır.
* * *
Köyde onlardan başka kimse yoktu. Ne Türk, ne Rum. Kendilerinden
başka birini ne görmüşler, ne seslerini duymuşlardı. Ancak ihtiyatı
elden bırakmadılar. Etrafa çıkıp dolaşmıyor, bulundukları yerde
bekliyorlardı. İmam Hasan Nihat torunu Şafak'a sesi titreyerek
seslendi:
-Sen, yavaş, yavaş dışarı çık, yoldan Barış Gücü geçerse yemek
isteyelim ekmek isteyelim açlıktan ölüyoruz.
Torunu dışarı çıktı, bir müddet sonra koşarak geldi.
- Baba bir otomobil geliyor.
- Rum olmasın !
- Yok baba, Türk bayrağı var.
Araba köye girdi. Bulundukları yere doğru geldi. İçinden bir subay
indi. Onu gören imam Hasan Nihat ağlamaya başladı. Gözyaşları akarak
ak sakallarına dökülürken konuşabildi:
- Aman canım oğlum, hoş geldiniz.
Genç subay:
- Baba, ağlama korkma, dedi.
Ancak acılarını, çektiklerini anlatmak istiyordu. İçini boşaltmak
istiyordu.
- Aman evladım, köylünün hepsini öldürdüler, nasıl ağlamam?
Genç subay, onu teselli etmek gözyaşlarının akmasını dindirmek
istedi.
- Korkma, belki öldürmediler.
İmam Hasan Nihat genç subaya sarıldı. Onu bırakmak istemiyordu.
Ağlamaları hıçkırığa dönüştü:
- Öldürdüler!..Öldürdüler, dedi.
Genç Subayın da gözü doldu.
- Beni de ağlattın, dedi.
İmama baktı, onun kardeşine baktı, çocuklara baktı, onların
korkularını dağıtmanın yollarını düşündü.
- Hadi arabaya binin, sizi yerime götüreyim, dedi.
Arabaya binip Akova'ya gittiler. Orada Mehmetçikleri görünce tekrar
duygulanıp ağlamaya başladılar. Genç subay onları teselli etti.
Onları o akşam orada misafir edip yemek verdi.
Ertesi gün genç Subay onları tekrar Muratağa'ya götürdü.
- Köyünüzden ayrılmayın, ben her gün gelip sizi göreceğim, size
yiyecek getireceğim, dedi.
Aradan günler geçti ama İmam Hasan Nihat'la kardeşi Çoban Kemal
Mustafa her gün köylüyü aramaya devam ediyordu. Silah seslerini
işittikleri bölgelere baktılar, ancak hiçbir şey bulamadılar.
31 Ağustos günü akşam üzeri Çoban Kemal Mustafa koşarak kardeşine
geldi. Heyecan içinde:
- Çöp dökülen havara (yol yapımında kullanılan bir türlü beyaz
toprak) çukurlarında kapının boyu kadar toprak yığılmış, çöplerin
yeri değişmiş, dedi.
O akşam yattılar ancak merak ve endişeleri uyumalarına imkan
bırakmadı.
İki kardeş, erkenden kalkıp Muratağa ve Sandallar köylerinin çöplük
olarak kullandığı havara çukurlarına gittiler. Toprak yığınlarını
eşelediler. Topraklar aralandı. Çocuk kafaları gözükmeye başladı.
Yaşlı iki kardeş hemen olanca hızlarıyla koşarak Mehmetçiğe haber
verdi. Bir müddet sonra Mehmetçikler, yerel ve yabancı gazeteciler,
Radyo-TV mensupları, Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri
çöplüğün bulunduğu yere geldi. Çukurlar kazılmaya başlandı. Toprak
altından bir yaşında, üç yaşında, beş yaşında, altı yaşında, sekiz
yaşında ve daha büyük çocuklar, yirmi-yirmi iki yaşında gençler ve
daha yetişkinler ve daha büyükler ve 80-95 yaşındaki ihtiyarlar
çıkıyordu. Onların yanında topraktan kasap bıçakları, kesici aletler
de ortaya çıkıyordu. Bu aletlerin orada bulunuşu ile nelerin
olduğunu kimse düşünmek bile istemiyordu.
Topraktan çıkarılan çocukların elleri birbirine zincirleme olarak
tellerle bağlanmıştı. Saçları yüzleri yanmıştı. Sanki ateşte
pişmişlerdi. Üç dört kürek bir araya getirilerek bir çocuk alınmaya
çalışılıyor, başı kopup aşağıya düşüyordu. Başka bir çocuk alınmaya
çalışılıyor, bir ayak yere düşüyordu...
Dayanılmaz müthiş bir koku etrafa yayıldı.
Herkes bu kokuyu duymamak için bir mendille ağzını kapatmaya
başladı.
Fotoğraf makinelerinin deklanşörlerine aralıksız basılıyordu.
Fotoğraf makinelerinin çıkardığı sesle, hıçkırıklar birbirine
karışmaya başladı.
* * *
Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri İmam Hasan Nihat'a
yaklaşarak İngilizce bilip bilmediğini sordu.
- Biliyorum, dedi. Konuşmaya başladılar.
- Onları tanıyor musun?
- Evet tanıyorum. Bu gördüğünüz amcamdır. Bu gördüğünüz halamdır. O
gördüğünüz kardeşi çocuğumdur...
O gördüğünüz...
Sözünü tamamlayamadı. Gözleri yaşarmış, boğazı düğümlenmişti. Artık
tamamlanamayan sözlerin yerini gözyaşları almıştı.
Görülen manzaraya yürekler dayanmaz olmuştu.
* * *
Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri, İmam Hasan Nihat'ın nasıl
içinin parçalandığını fark ederek, böyle vahşete hayatlarında ilk
defa şahit olmanın verdiği üzüntü ile konuştular:
- Çok üzüldük. Böyle cinayetleri, katliamları ancak filmlerde görüp
kitaplarda okumuştuk. Böyle bir şeyin olacağını sanmıyorduk.
* * *
Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin olacağını sanmadığı şey,
1963'te Ayvasıl'da, 1967'de Geçitkale'de, 1974'de Aleminyo'da,
Taşkent'te, Atlılarda, Muratağa'da olmuştu. Muratağa'daki bu
soykırım hareketinde Muratağa ve Sandallar köylerinden toplam 89
kişi şehit edildi. Muratağa Köyünde yedi kişi, köyde saklandığı için
bu katliamdan kurtuldu.
|
|
GÜVENLİK
KUVVETLERİ DERGİSİ |
 |
|